Kavramların Derinine Yolculuk #1

Ev nedir? Para karşılığı size verilen bir kağıt parçasının temsil ettiği, ömür boyu içinde yaşama hakkı elde ettiğiniz beton yığını mıdır? Yoksa tüm klişelerin birleşip ortaya çıkardığı, sevdiğiniz bir insanın yanında olma haliniz midir? Aileniz midir? Milletiniz midir, vatanınız mıdır?

Bir insan için ev nedir?

Belki bunların bazılarıdır, belki tümüdür, belki de bu yazının içermediği başka bir kavramdır ev. Pek çok şey gibi kişiden kişiye değişir, kelimenin beyinde yarattığı ilk izlenimin aksine stabil olma durumunda değildir. Kelimenin izlenim kısmından öteye gidemeyenler için somuttur, bazı farklı beyinler içinse soyut.

Belki canlı ve cansız tüm varlıkların hacimsel boyutta varlığını sürdürdüğünü varsaydığımız evrendir ev ama evrenin varlığını da sadece varsayabiliriz.

Felsefenin temeline inelim; siyasetin, bilimin, sanatın, ahlakın ve hatta dinin öncesine gidelim. Herhangi bir kitabın gönderilmediği, yeryüzünün ülkelerce ve ülkelerin kişilerce paylaşılmadığı, canlıların sözlü iletişim dahi kuramadıkları o döneme kadar gidelim. Ne kadar derine inersek inelim, binlerce yıl evvelki insanlar birbirleriyle iletişim bile kuramadıkları için bir evleri yoktu diyemeyiz.

Çünkü ev, aidiyet duygusudur.

İnsanlar bir yere ait hissetmek istedikleri için inanmışlar, ülkeler kurmuşlar, milletlere ayrılmışlar ve belki de kendilerine bir konut satın almışlardır. Bu bağlamda insanlar, aralarındaki sınıflanmayı da bizzat kendileri oluşturmuşlardır. İnsanlar kendilerini sınıflara ayırırlar çünkü aidiyet hissine sahip olmak isterler. Bundan üç yüz yıl önce bir kölenin bile içinde bulunduğu şartlara rağmen bir benliği vardır. Bir sınıfa ait olduğunu bilir, ait hissettiği bir yer vardır, bu durum hoşuna gitse de gitmese de benliği bu ait olma durumuyla doymuştur. Düşününce, belki de, köle olarak çalıştırılan insanların yüzyıllarca isyan etmemesinin en önemli nedenlerinden biri bu aidiyet duygusudur.

Yine de kendimizi ait olduğumuza inandırdığımız tüm bu toplumsal olgulara ait değilizdir. İlk verdiğim örnek üzerinden devam edecek olursam, bir insan köle sınıfında doğabilir ama köle olarak doğamaz. Onu köleleştiren şey her neyse, onu sonradan kazanmıştır.

Descartes’ın kullanıla kullanıla klişeleşmiş biz sözü vardır, bu söz aynı zamanda birçok filozof tarafından rasyonalist felsefenin başlangıç noktası olarak kabul edilir: “Düşünüyorum, öyleyse varım.”

İnsanların sahip olduğu neredeyse tüm nitelikler tam olarak bu sözcüklerin barındırdığı anlamdan doğar, yani düşüncenin varlığından.

İnsan, düşünebildiği sürece aidiyet duygusunun peşinde koşacak fakat ilelebet kendine ait olduğunu varsaydığı düşüncelerine ait olacaktır.

*

sevgiler,

Yeni Bir Deftere Başlamak Gibi

Bir defter tüm kininizi, sevincinizi, öfkenizi içinde tutabilir ve kelimelerdir tüm duyguları taşımaya yetkin olan.

Ben iyi bir konuşmacı olmadığımdan olsa gerek, küçük yaştan itibaren defterlerim oldu. Hala boy boy defterlerimi açar açar okurum. Yaklaşık on senedir kederini de, sevincini de sayfalarla paylaşan biri olarak yeni bir deftere başlamanın insana verdiği o tuhaf mutluluğu çok iyi bilirim.

İşte, tam şu saniyede yeni bir deftere başlıyormuşum gibi kıpır kıpır içim. Bu kez sonsuz bir defter var önümde ve bu sefer yalnız olmayacağım belki de.

Denemeler, kısa öyküler ve hatta şiirlerin yanında; kendimi, düşüncelerimi, ilgilendiklerimi ve yaptıklarımı da paylaşmayı planladığım bu blog için ilk yazıyı yazmak tahmin ettiğimden çok daha zormuş ama sanırım bu kadarı yeterli.

*
sevgiler,